#tüm paperback-writer başlıkları

Ankara’ya bağlı bir yerleşim yeri. Benim için de, alışmanın zaman alacağı yeni ikametgah yeri.
Nasıl bir yer olduğunu şöyle anlatabilirim. Bir kaç yıl önce buraya gelen yolda antalya’ya Gitmek için otostop çekmiştim. Zamanım vardı ve tek atış kamyon bulabilirim diye düşünmüştüm fakat bulamamıştım. Ankara o kadar uzak göründü ki gözüme, otostopla Eskişehir’e gitmek daha kolay gelmişti nitekim öyle de yapmıştım.
İstanbul’un beylikdüzü’ne Benzetiyorum, ama Ankara henüz İstanbul gibi çıldırmadığından buraya yerleşmek pek çoklarınca mantıklı bulunmuyor.
Son aşama.
Birikenler patlar. Bir çıban gibi patlar. Bütün zehrini kusar (içeride o mikrop daima kalacak sanırım) son raddeye ulaşılmıştır artık ve kabullenme gelir.
Durumu, bulunulan konumu ve mücrim gibi titreyerek bakılan istikbal en acı haliyle görülür. Anlık bir nöbet, gözden geçirilen acı acı kararları müteakip.. kabullenme.
Artık titrenmez, “olacaklar olacak bir gün nasılsa” denir ve devam edilir.
sevenlerin, sevilenlerin varlığı hissedilir.
daha önce yazdığım sözlüklerde de yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biri, ara ara beyin fırtınası yapmak için gözden geçirebileceğim doğaçlama kısa paragraflar yazmak. aklıma gelen bir öykü olur mesela, yazamam; sadece girişini yapar ve bırakırım.
siyasi bir metin yazacakken (muhtedir yanlısıyla muhalifiyle siyasete bakışımızın eleştirisi) baktım yazamıyorum biraz deliliğe vurdum alttaki yazımsı çıktı.
yerinizde olsam okumazdım, çünkü gözden geçirmedim ve çok sıkıcı bir metin olabileceğini düşünüyorum.
yukarıdaki açıklamanın da siyasi çekincelerle herhangi bir alakası yoktur. gereksiz eleştiriden sakınmak ve sözlük okurlarının düşünsel dünyasını korumak amaçlı bir uyarı olduğu söylenebilir.



Televizyonu açtığımda sevmediğim adam sevdiğim adama hakaretler savuruyordu. Bütün kanallar bu küfürleri dakikalarca yayınlıyordu. Sevdiğim adam çıkıp “senin ellerin kanlı demişti” ona bir toplantıda. Sevmediğim kanallar o konuşmayı hiç göstermedi. Sadece sevdiğim adamın sevmediğim adama hakaret ettiğini ve sevimsiz mendeburun avukatlarının konuyu yargıya taşımak için gerekli girişimleri başlattığını söyleyip birkaç küfür de onlar etti.

Canımdan çok sevdiğim bu ülkede yaşamaktan nefret ediyorum. Ah bir fırsatını bulsam kaçar giderim. Mesela Almanya’ya. Her gün baleye, operaya giderim. Güzel bir bisiklet alırım. Siyah, gidonu yukarıda olanlardan. Berlin sokaklarında caddelerinde insanlara gülümseyerek pedallarım. Yağmur yağmazken tabi. Yazın kanvas pantolonun üzerine eski gömlekler giyerim, kışın da kadife pantolonla renkli kazaklar. Alexanderplatze’ye pek uğramam, Kızılay gibi orası.

Kuzey Kore’ye gitsem orada da yaşar mıyım. Yaşarım galiba. Peki ya ülkemi nasıl bırakırım? (Bu soru Almanya’ya giderken nedense aklıma gelmedi) Buradaki halk benim halkım. Benim doğduğum topraklar. Bunu söylediğimi babam duysa şaşar kalırdı; ama burası benim atalarımın yaşadığı ve kültürüyle, ağacıyla, gölüyle bana-bize miras bıraktığı ülke. Bu ülke siyaseti benim için bir gurur meselesi. Bu halkın refahı bir onur meselesi. Bu saatten sonra, bu diktatöre ülkeyi bırakacaksak yuhlar olsun bize. Kuzey Kore meselesi diyorduk. Kuzey Kore’de Kim Jong Un’un emrinde bir asker olsam nasıl olurdu acaba? Hadi ya bana şehirdeki 23-28 yaş arasındaki en güzel kadını bulup getirmemi emretse.. Sıkıntı büyük.
Gider bulurum bulmasına da, hadi ya bu şımarık piç, kıza bir fenalık ederse. Kim pezevenginin kadına fenalık edeceğini ve ölmek istemediği varsaysam.. Ya gerçekten şehirdeki en güzel kadını götüreceğim ya da bir başka kişiyi seçeceğim. Peki şehirdeki en güzel kadın olarak tespit ettiğim kadını götürmez de bir başkasını götürürsem tercihimi neye göre yapacağım. Damarlarımda gezinen insan kanının milyarlarca yıldır (alglerden beri) bana verdiği dürtüler güzel olanın başına sağlıklı nesillerin devamı için bir fenalık gelmemesi gerektiğini söylüyo. Kötü olduğunu değerlendirdiğim bir kadını tutar kolundan götürürüm. Bu cevabı vermek benim için de zor oldu.

Halkımız.. Her şeyin en iyisine layık. Üçüncü sayfa haberlerindeki yaratıkları, devletin resmi mercilerinin sümenaltı ettiği vakıalardaki canileri, gözünü kırpmadan tanrı’ya ve onun yarattığına yalan söyleyen dindarları, kadın hakları diye twitter’da kendini parçalayıp babasından kalan mirası elinoğluna (toplumda enişte kavramı) yedirmemek için ablasına yumruk sıkan dallamaları, deodorant diye bir mefhumun varlığından bihaber olup sabah 7’de ter kokmayı nasıl başardığını anlamadığım dalyarakları çıkarsak.. -Ki umarım arada ben de kaynamamışımdır.- Pek fazla kişi de kalmıyoruz da. Güzel bir toplum oluyoruz. Ve bu güzel toplum her şeyin en iyisine layık.

Tamam kabul ediyorum kitapları alıp alıp okumadan kütüphanede biriktiriyoruz. Turgut Uyar dendiği zaman gözlerimiz içimize cin girmiş gibi oluyor, (akı görünüyor filan) Can Yücel dendiği zaman sigaramız 45 derecelik açıyla aşağı bakıveriyor. Olabilir bunlar. Ali Şeriati’yi en iyi biz okuduk, Aşık Mahsuni süper.. Gittiğimiz yerde çok eğlendik, ama o kadar eğlendik ki.

Evet bu biraz böyle.

Beni alt edeceğini sanıyorsun. (Sen kimsin?)
Al o zaman. Yahu artık sosyallik kavramı değişti. Sosyal medya.. Kavram olarak 90’lı yılların ortalarında kullanılmaya başlanmış olmasına inanamıyorum bazen. Neyse.. Bu kavram sosyolojideki tanımları birkaç yıla kadar altüst edecek. Şu an insanı ve toplumları altüst ediyor. Birden bire elimize dokunmatik, bilgisayar kadar işlevsel bir dünya verdiler. Al dediler artık dünyanın bir ucuyla bundan görüntülü konuşabilir, otobüste makale okuyabilir, maçtan canlı yayın yapabilir, sevgiline hangi kazağı alayım diye fotoğraf göndererek sorabilirsin dediler. Bunun nasıl ‘’yok anasının amı’’ bir durum olduğunu görmüyor oluşumuzu tencerede yavaş yavaş kaynatılan kurbağa deneyine benzetiyorum.
Toplum külliyen bir arada hareket ederek sindiremedi bu teknolojiyi. Annem arama çubuğuna “dantel ve kaneviçeden hoşlanan bayanlarla ahbaplık etmek istiyorum” diye yazınca, bunun bütün internet kullanıcıları tarafından görüleceğini sanıyor mesela. (Neden kimse bana yazmıyor, görülmedi mi acaba?)
Çoğumuz bu yeni dünyada kendimize çeşitli profiller oluşturduk. İç dünyamızın önüne o dijital platformu koyduk. Neden? Çünkü birebir iletişim yok! Daha doğrusu birebir iletişime ihtiyaç yok. İç dünyamız bomboş; ama profilimiz dopdolu. Herhangi bir instagram profiline 10 tane fotoğraf koyarak: latin edebiyatını çok seven, şaraptan anlayan, iyi fotoğraf çeken, yeni insanlarla kısa sürede yakın dostluk kuran, her sabah bir kadeh viski içen ve osurmadan uyuyan biri olduğumu anlatabilirim.
Zaten artık insanların cümleleri külli olarak değil, paça parça değerlendiriliyor. Profil sayfaları ise bir rapor gibi inceleniyor. Okuduklarımız bize o insan hakkında bir sürü yalan söylüyor, biz de bu yalanı bilerek bu oyuna devam ediyoruz.
Halkımız içine düştüğü internet batağı artık derin bir çıkmaz halini aldı. Kabul etmek zorundayız ki, internet artık hayatımızın tam merkezinde. Uyumadığımız her dakika internete bağımlı bir gençlik olduğumuzu iddia edilebilir. Çalıştığımız iş yerlerinde de aynı durum geçerli. Elektrik olmadan, su olmadan geçirilen günden çok daha ağır olur internetsiz geçirilen gün, yanılıyor muyum?
Son 15 yılda dünyayı bambaşka bir hale getiren bu dalgayla baş edemedik. Ve onun sancısını uzun yıllar yaşayacağız. Halkımızın feraseti ve asaleti bunun da hakkından gelecektir.
Son 16’ya kalan Takımların eşleşmelerini belirleyecek kura çekimi.
Grubunu lider tamamlayan canımızın içi Beşiktaş, grup ikincilerinden biriyle eşleşecek.

Gönüllerden sevilla, Basel geçiyor olsa da, “kralınız gelsin ulan!” Nidasıyla olay çıkarmaya çalışan yanımız Real Madrid diyor.

Tahminim: Beşiktaş - shakthar.
Muzaffer izgü’nün çocuk romanı.

Daldığım deryalar dün gibi aklımda. Dayımın can olmasını ne çok istemiştim.

Yeğenlerimin baş ucu kitabı yapacağım bunu. (Swh)
Bir gültendayıoğlu romanı. 10 yaş üzeri için uygun olduğu söyleniyor olsa da ben bunu çocukların okuyabileceği türde bir roman olarak görmüyorum.

Çocukluğumun en büyük travmalarından biri tartışmasız bu romandır. Barındırdığı dram, çocuk dünyası için biraz değil epey fazla.

Çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayınız.
Sessizce oturduğu yerde, bugünü ve yarını tayin etme gücü olan hede.

Ne kadar biriktirmişim bunun azabını. Ne çok olmuş ki, onu rahatlatacak ufacık bir hamle yaptığımda duygularım birbirine giriyor.

Bugün, bu akşam vicdanımın evine girdim. Kafamı ve yüreğimi elimde olmadan ne çok hor kullanmışım meğer. hayret ettim.

Neleri görmemiş, görmezden gelmişim. Utandım, çok utandım. Ne güzel insanlar varmış. hatırlayınca sevindim, çok sevindim.

Kendime çok acı biriktirdim, atamadım. Çok çırpındım, elimde olarak/olmayarak büyük bedeller ödedim. (Çok büyük değil) Neredeyse hepsi vicdanı susturmak içinmiş, ona sus payıymış meğer.

Bu akşam aldığım kararlar, bu entry, hissettiklerim.. belki bunlar da bir kandırmaca. Belki bunlar da sus payı, bilmiyorum. Bu paradoksun fikrime düşmesi bile korkunç.

Talihsizce, savunmasız bir anda yüzleştiğim acılar ve vicdanım.. Birbirine meğer nasıl güçle bağlıymış. Bilemedim. Vicdanıma kurulanlar, ertelediklerim, yüzleşmekten korktuklarım meğer içimdeki acıyı nasıl beslemiş.

“Kurtulmak için bir yol buldum” Sanrısı bu belki. Bu düşüncedeki olumsuzluk içimde yeşeren umuda mani değil.
Acı acı yanan duygu birikintisi.

Olanca hızıyla gidip bir duvara toslayan ve maddeden beklenmeyecek bir hal alıp, olsa olsa bir vagonluk yer kaplayan metalik tren enkazına benzer. Ne kapısı kalmıştır ne de penceresi, artık tek bir madde vardır. Yolcuların, valizlerin, pencerelerin içe geçtiği ama birbirinden ayrıştırmanın imkansız olduğu bir madde.

Dolduğu yerden ufak ufak atmak ister kendini. Beceriksiz olanlarımız sağa sola atar. Kendine kızar veli’ye atar, ahmet’e kızar ali’ye Atar.

En acısı da insanın kendine biriktirdiği öfkedir. Öyle usul usul doldurur, sonra unutur aptal mahluk.

Cezalandıracak birilerini arar. Öfkesinden satarak cezalandırır. Her kestiği ceza, her yol verdiği insan öfkesinden bir tutam alır götürür onun. Kendine olan öfkesi böyle cezalandırır. Yalnız bırakır.
Çatı katına kaldırılsa çatı katını yakan, dam akınca oradaki varlığı hatırlanan ateş.

İnsan ne yapacağını, nereye saklayacağını, nasıl yok edeceğini şaşırır.
Beyninde, yüreğindedir. Vücudun her yerini sarar bir anda.
Bazen inme indirir bam diye.
Bazen kendini göstermez, yavaş yavaş kemirir verem eder.
hücrelere kadar işleyip kanser ettiği de olur.

Unutulur, görmezden gelinir, kaçılır, inkar edilir. Fakat zamanı gelince insanın karşısına çıkıverir. Varlığını hatırlatır, insan acizdir hatırlamaz bile bazen. İlaç alır.

Çok güzel bir kitap okur mesela, kalamaz orada. Kitap üzerine oturup düşünemez. Kitabın etkisi kitap kapandığı an uçar gider.

En sevdiği şeyse okumak, inkar ettiği acılarla kendine bir refleks edinmiş olan beyin, onu da unutturur. O duyguları da söndürür.